Mutluluk

Mutluluk, TDK sözlüğünde “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik” olarak tanımlanmakta fakat tarih boyunca ünlü düşünürlerce birçok farklı tanımı yapılmış.

Felsefi akımlar, kültür farklılıkları, din ve zaman gibi faktörler bu tanımı ciddi anlamda göreceli ve karmaşık bir hale getirmiş durumda.

Örneğin siyasi oluşumlara baktığımızda sosyal hayattaki rolünü ne kadar iyi yapabilirsen, kurallara ne kadar uyarsan o kadar mutlu olursun gibi bir yaklaşımla karşılaşırken, konu dinlere geldiğinde, dini görevlerini ne kadar yerine getirirsen o kadar mutlu olursun denmektedir. Bu akımların yaklaşımı bireyin mutluluğundansa daha çok toplumun genel mutluluğun önde olduğunu savunmakta. Düşünürlere baktığımızda ise Aristoteles’in, mutlulukla ilgili ‘Eudemonia’ denilen yepyeni bir tanımla çıka geldiğini görüyoruz. Ona göre insan, zenginlik, gurur ve sağlık peşinde sadece kendi çıkarları için değil, mutlu olmak için koşar. ‘Eudemonia’ denilen şey de bu, biraz önce saydıklarımıza ulaşmak için yaptıklarımız, yani bir duygu durumu veya his değil. Nietzsche’ye göre ise bireyin varlığının ana ve tek amacı mutluluk. Ve buna giden yol, acı ve zorluklardan geçmek zorunda. Böylece mutluluğun kıymeti anlaşılabilsin.

Gelelim mutluluğun biyolojik yönüne. Vücutta melatonin, serotonin ve endorfin hormonlarının salgılamasının mutlu hissetmede etkili olduğu düşünülmekte. Bu hormonlar kış aylarında daha az salgılandığından mutluluk oranı yaza göre daha düşük. Bazı bilim insanları, dünyanın kutup kesimlerindeki ülkelerde intihar sayısının Ekvatoral kesimlerden fazla olmasının nedenini bu durumla ilişkilendirmekteler. Yani iklim bile mutluluğumuzu etkiliyor.

1780 yılında İngiliz filozof Jeremy Bentham, mutluluğun insanlığın ana amacı olduğundan devlet yapılanmalarının performansını tespit etmek adına bir ölçüm aracı olması gerektiği savını ortaya koymuş. Tarihin başlangıcından beri üzerinde bu kadar kafa yorulan bir konu olduktan sonra bu da gayet normal bir yaklaşım. Fakat bu kadar çeşitli faktörden etkilenen bir unsuru ölçmek tahmin edildiği kadar da kolay değil.

Yapılan çalışmalar ve geliştirilen bir sürü skaladan sonra, birçok bilim insanı bir araya gelerek, savunduklarına göre en tutarlı sonucu veren ölçüm yöntemini bulmuşlar. Tabi en tutarlı derken, neredeyse tüm ülkelerde uygulanabilir, kültürel ve bireysel farklılıklardan en az etkileyecek düzeyde bir ölçümden bahsediyorum. Bu nokta tartışılır tabi fakat 2012 yılından bu yana her yıl Dünya Mutluluk Raporu yayınlanmakta. Bu rapor temelde insanların hayattan bir bütün olarak ne kadar memnun olduğunu 6 farklı parametreyle ölçüyor. Bunlar kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla, sosyal destek, sağlıklı beklenen ömür, kişinin kendi hayatı ile ilgili karar verebilmesi, cömertlik ve yozlaşma algısı. Bu ölçüme göre 2017 yılından beri en mutlu ülke Finlandiya. Ülkemizse 2017 yılında 69’uncu sıradayken 2020’de 93’üncü sıraya geriledi. Ne yazık ki gittikçe daha mutsuz bir toplum haline geldiğimizi de kanıtlıyor bu rapor.

Bu yazıda ben toplum mutluluğundan çok bireyin mutluluğuna odaklanmak istiyorum.

Mutluluk Bir Seçim mi?

Biz bir birey olarak mutluluğu seçebiliriz. Yani mutlu olmak, belirli bir düzeye kadar bir tercihtir. Bir birey olarak kendine mutlu muyum ya da mutsuz muyum sorabilmek için belirli bir düzeyde, en azından temel ihtiyaçlarını giderebiliyor olman gerekiyor. Yeme içme, barınma, emniyet gibi ihtiyaçlarını sağlayamamış bir bireyde bunu düşünebilecek potansiyel ve uygun şartlar yoktur zaten, orada tek amaç hayatta kalabilmektir.

İstisnaları saymazsak günümüzde dünyanın çoğu ülkesinde artık hayatta kalmanın temel gereklilikleri öyle ya da böyle sağlanıyor, gerek sosyal yardım olsun, bağışlar, emniyet için polis, askerler vs.

İnsan, mutluluğunu sorgulamadığı için de mutlu olabilir aslında. Yani sadece karnı doyduğu ve kendini güvende hissedebildiği sürece mutlu da olabilir. O zaman mutlu olmanın şartlarını ihtiyaç ve beklentiler şekillendiriyor sonucuna ulaşırız.

Mutluluk Kişiye Göre Değişiklik Gösterir mi?

Mutluluğun tanımı kişiye göre değişebilir. Hangi şartta, nerede yaşadığına, toplumsal norm ve kültürlere göre değişebilmekle birlikte kişinin bilinç yapısına ve kendini ne kadar geliştirebileceğiyle de bağlantılıdır. Bu yüzden eudemonia üzerinden gidersek, beklentilerin karşılanabilmesi veya buna giden süreçteki yolculuk diyebiliriz mutluluğa. Sonuçta, hedeflerine ne kadar yaklaşırsan veya onları ne kadar gerçekleştiriyorsan o kadar mutlu olursun. Bu hedeften kastımız da hayattan beklentilerimiz oluyor. Bir birey için lüks bir araba almak, işsiz biri için iş bulmak, yalnız hissediyorsa bir eş bulmak olabilir yani bu tamamen hayatımızda neyi eksik hissettiğimizle ilgili.

Mutluluğa Toplumun Etkisi

Bir seviyede, genelde toplum bizim beklentilerimizi inşa eder. Ve bu beklentilerin ne düzeyde bize empoze edildiğini insanların çoğu fark etmez bile. Bu yüzden bizim mutluluğumuzun da toplumun içinde bulunduğu şartlar ve beklentiler doğrultusunda değiştiğini öngörebiliriz.

Örneğin, dünyada kayıtlara geçen ilk resmi evlilik milattan önce 2350 yıllarında. Bundan daha önce, evlilik gibi bir konudan bahsedemiyoruz ama şu anda belirli bir yaşa gelmiş kişilerden bir aile kurması konusunda toplum ve devlet yapılanmaları baskı kuruyor. Ve bunun senin ve toplumun bütüncül olarak mutluluğu ve refahı için olduğunu öne sürüyor. Tabi zorla evlendiremiyor ama en basit olarak evli olanlara, çocuk sahibi olanlara vergi indirimi sağlaması bile bu noktada evlenmeyen veya uygun birini bulamadığı için evlenemeyen kişiler için aslında bir ceza. Bundan binlerce yıl önce toplum senden evlenmeni beklemiyordu. Topluma ait hissedebilmek için bu beklentiyi ve belki de birçok diğer şeyi yapıyorsun hayatın boyunca.

Basit düşünürsek içinde yaşadığın topluma ait hissedebilmek de bir hedef veya ihtiyaç değil mi? O zaman aslında Aristoteles’in de savunduğu gibi mutluluğun hayatımızdaki hedeflerle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.

Haz, Mutluluk ve Huzur Arasındaki Fark

Çoğu kişi bunların tanımını karıştırsa da haz, mutluluk ve huzur tamamen farklı üç kavram.

Haz, anlık bir duygu… Uzun vadede sürekliliği olmayan, dürtülerimiz doğrultusunda ihtiyaç veya isteklerimizi yerine getiriyor olmanın bizde yol açtığı his. Çok istediğin bir şeyi satın almak, yani sahip olmanın verdiği haz… Küçük bir çocuğa, bir yıldır dilinden düşürmediği o oyuncağı aldın örneğin, bir süre oynadıktan sonra ondan sıkılacak ve başka bir oyuncakla oynamaya başlayacaktır. İşte haz, o hediyeyi ilk açtığında yaşadığı duygu.

Huzur ise daha kalıcı ve uzun vadelidir. Yani mutluluğunu sürdürebiliyor olmak ve kalıcılığını sağlayabilmek için emek sarf etmek belki bizi huzura götüren şeyin ta kendisi olabilir.

Yani kısaca hazzın anlık bir öfori duygusu, mutluluğun bir hedefe yaklaşma veya gerçekleştirme sürecinde hissettiğimiz, huzurun ise bütün bunların bir denge içinde sürdürülmesi diyebiliriz.

Mutlu Olmak Neden Suçlu Hissettirir?

İçinde yaşadığın topluluk mutsuzluktan, o kurban rolünü almış olanlardan besleniyorsa sen de bir süre sonra mutluluğa hakkın olmadığını düşünmeye başlıyorsun.

Bu tür toplumlar genelde kişileri mutluluk yolunda aksiyon almaktansa eylemsizliğe yönlendirir. Örneğin, bir iş başvurusu… Sen orada iş gerekliliklerine, çevrenin söylediklerine bakıp, ben bu işlerin altından kalkamam dersen, daha en başta kabullenirsen yapamayacağını, zaten kaybediyorsun. Ve senden daha az niteliğe sahip biri o pozisyona yerleştiğinde de bu sefer onu ben hakkediyordum diyerek mutsuz oluyorsun. Yani mutluluk bir aksiyon gerektiriyor, çünkü önüne çıkan fırsatları kaçırmak da mutsuzluk kaynağı olabiliyor.

Hedeflerin Tamamını Gerçekleştirmek

Diyelim ki beyaz yakalı biri olarak uluslararası tanınmış bir şirkette genel müdürlüğe yükseldin ve kariyer olarak bu, senin gelebileceğin son nokta, bundan sonra yükselme şansın yok diyelim. Milyonlarca kişinin yapamayacağı bir performans gösterdin ve bu noktaya geldin. Bundan sonra belirleyebileceğin başka bir hedefin yoksa, bu seni mutsuz mu edecek peki? Yoksa asıl hayatında bu birey, belirlediği en yüksek hedefe ulaşmış olduğu için bu noktada onunla yetinir mi?

Hayatta hedeflerin hiçbir zaman bir son noktası yoktur. Örneğimizdeki kişi, ulaştığı o hedefin onu düşündüğü kadar mutlu etmediğini de görebilir. Aslında çoğu kişi için öyle değil midir? Genelde bir hedefe ulaşırken beklenilen haz, gerçekten yaşanılan hazdan daha fazladır. Daha fazla heyecan verir. Hayatımızda belirlediğimiz hiçbir hedef son nokta değildir. Birey, başka bir hedef belirleyebilir.

Peki Ne Yapmak Gerek?

Tabi ki geleceği belli ölçüde planlıyor olman gerekiyor ama, kişinin kontrol edebildiği ve edemediği noktaları çok iyi ayırt edebiliyor olması lazım. Kontrol edebildiğin kadarını planlayabilirsin ama kontrol edemediklerin çok fazla bizim ülkemizde.

Yani, bir plan yapmak lazım ama değişikliklere göre bu planları revize ederek adapte olabilmek şart. Esneklik kazanabilmek belki de.

Yani kendini gerçekleştirebiliyor olma aşamasında henüz çok gerideyiz maalesef. Gerek ülke olarak gerekse kültür olarak almamız gereken hala çok yol var. Belki de bunu kendimize sormak bile iyi yönde bir başlangıç olabilir.

Peki sen okuyucu, mutlu musun? Ama gerçekten mutlu musun?

Şerife Bayraktaroğlu

© 2022 QNC. Tüm Hakları Saklıdır.